Sevgili babamdan girmek istiyorum konuya. Ameliyatı biraz uzun sürse de başarılı geçti. Yavaş yavaş toparlanıyo.
2009′u Ayvalık’ta bitirdim. İstanbul’da ki evimde çekmezken, Artur’da 3G olması beni şaşırttı. Ama işi gücü bi kenara bırakıp sadece facebook’a fotoğraf yüklemekle yetindim
3 gecelik konaklamamda 2 kere mangal yaktım Hatta dönüş hazırlıkları sırasında balkonu yıkarken kedilerin saldırısına bile uğradım
Mükemmel bir yılbaşı hediyesi aldım doğa ana’dan. Tatilim boyunca mükemmel ve ılık bir hava vardı. Yalnız dönerken doğa ana yaptı yapacağını ve fırtına ile beraber bardaktan boşalırcasına bir yağmur verdi. Biz de “yaaağmuuur sende vurup durma şu camaaaa” şarkısını dinleye dinleye geldik. Not: Ben yağmuru severim Bu mükemmel tatili geçirmeme sebep olan kişiye çok teşekkür ederim. Huzur buldum ve deşarj oldum.
Annemin duygu sömürüleri ve benim sessiz protestolarıma sevgili babam daha fazla direnemedi ve karabaş’ımı geri alma kararı aldık. Yakınlarda tekrar bir Ayvalık yolu göründü bana
HP Ipaq 914C’nin anlamsız göçmelerine ve şebeke sorunlarına dayanamadım bu ay. Kendimi bir Turkcell bayisinde buldum ve kendime bir Nokia aldım. HP ile GPS sinyalini sokakta 2 bina arasında yakalayamazken; evde yatak odamda duvar arkasında GPS sinyali yakalayabilmek keyif veriyo insana. Bir daha Windows Mobile’mı? Asla!!!
Ayvalık’a doğru yola çıktığım sırada depoyu doldurdum. 35litre akaryakıta her zamankinden 10TL fazla fazla para verdiğimi görünce dönüp pompaya baktım. Zam gelmiş… 30kuruş birden zam gelir mi ya? Zaten dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz…
Peki ya sigara fiyatları? 7TL’ye bir paket sigara mı olur? Nasıl bir vergi anlayışıdır bu?
Bu arada; Volvo’nun elektronik sorunları bilinçaltıma işlemiş herhalde. Rüyamda kendimi Volvo’mu komple Toyota motoru swaplamış(komple tüm elektronik aksamı ile beraber yerleştirmek) ve huzurla kullanırken gördüm. Japoncu mu oldum ben ne?
Ben mi? Hala ev-ofis’imde hem çalışıyor, hem eğleniyorum. Ve hala günde en az 4 saat telefonda konuşuyorum
Uzun zamandır ağlayamadığımdan dert yanıyordum. 10 kasım günü öyle bir ağladım ki… Babamın rahatsızlığını öğrendiğim gündür o gün. Doktor da biraz velveleye vermiş ortalığı. Bizimkiler İstanbul’a acil yola çıkınca ben de onların gelmelerini beklerken bol bol ağladım… Neyse ki korkulan değilmiş. Bu arada aralığın 10′unda ameliyatımız var
Bir de malum ameliyat vs. evin hijyeni açısından bana göre “kızım”; babama göre “kardeşim” olan, 5 yıldır ailemizin bir ferdi olan sokak cinsi köpeğimiz karabaş’ı yeni sahibine vermek durumunda kaldık.
özledim be kızım seni…
Hüzünlü şeyleri bırakıp madalyonun öteki yüzüne geçmek istiyorum. İstanbul’a acele dönüş yapılınca bütün planlarım altüst oldu Şu sıralar şehri pek terk edemesem de fırsat bulduğum zamanlarda istanbul civarlarında keşif turlarına çıktım. Hatta sarıyer civarlarında 3g nin var olmadığı bir köy bile yakaladım(bkz: abi wireless şifresi neydi??)
Bu arada Oscar Wilde hastalığıma ek olarak bir de Bernard Shaw hastalığı başladı. Hastayım hayata bakışlarına…
Bostancı sanayi sitesinde çay içme hobime ek olarak, şu sıralar beni sık sık Cevahir alışveriş merkezinin Mado’sunun terasında kahve içerken de yakalayabilirsiniz. (Bkz: avrupa yakasının daha cazip geldiği anlar )
Bu arada; eski birkaç arkadaş toplanıp, CoupeTurkey adında yeni bir forum kurdu. Hatta bu forum 29 Kasım 2009 günü ilk organizasyonunu yaptı. Yalnız anlayamadığım birşey var. Ben ne zaman üye oldum? Ne zaman yönetici oldum? Niye organizasyona ilk ben gidiyorum
Adı turbo’nun pallerinden gelen “turbee” adlı sunucumun adı; sürekli “türbe” diye hitap edilmesi sebebiyle “ghost” olarak değişti
Dns Sunucularım da;
dns.buyukcelen.com / 212.68.63.16
ghost.buyukcelen.com / 77.92.154.168
oldu…
Bu arada MailEnable’ı emekliye ayırıp hMailServer’a geçiş yaptım. Bakalım kullanıcılardan ne tepkiler gelecek
Hüzünlü zamanların dışında kasım ayı bir başkaydı benim için. Keşke bitmese denilenlerden…
Ben mi? Hala ev-ofis’imde hem çalışıyor, hem eğleniyorum. Ve hala günde en az 4 saat telefonda konuşuyorum
Henüz ilkokul yıllarında iken ilgisini görsel sanatlara, özellikle de tiyatroya yönelten Başak Büyükçelen, üniversite yıllarına dek bu ilgisini iyi bir izleyici olarak sürdürdü ve sanata duyduğu yakınlığın bir hobi olarak kalacağını varsayarak, seçimini İstanbul Üniversitesi’nde işletme eğitiminden yana yapıp, mezuniyetinin ardından İş Bankasın’da ve Arçelik-LG firmalarında finansal analist olarak çalıştı.
Finans kariyerini yaparken Menkul Kıymetler Borsası’ndan Six Sigma Business Management’a kadar pek çok sınava girip alanında özgün lisanslar edinen Büyükçelen, bir türlü hobi olarak kalmamakta direnen ve sürekli artan görsel sanatlar tutkusu yüzünden, önce fotoğraf sanatına yöneldi. Bu amaçla Doç. Dr. Özer Kanburoğlu’ndan fotoğraf dersleri alan ve Kanburoğlu’nun “Fotoğrafta Kompozisyon” başlıklı kitabının editörlüğünü de yapan Büyükçelen, yönetmenlikte ilk deneyimini Kanburoğlu ile birlikte sepetçiler üzerine çektikleri kısa bir belgeselle ( Kandıra’da Son Sepetçi) edindi.
Sanatın içinde faal olarak yer aldıkça, sanatı geliştirecek ve yetkinleştirecek ögeler arasında tutarlı, özgün ve sistematik eleştilerin azımsanmayacak bir rolü olduğu yargısına varan Büyükçelen, Kanburoğlu ile birlikte sürdürdüğü çalışmaların, yanı sıra bu kez şimdiye dek sadece iyi bir tiyatro izleyicisi olarak sürdürdüğü tiyatro ilgisini çeşitli internet sitelerinde artık izlediği tiyatro oyunları hakkında eleştiriler de yazarak bir başka boyutta sürdürdü. Ancak ne bunlar, ne film festivalleri ve üyelikleri, ne Şehir Tiyatrolarındaki amatör etkinlikler ; hiç biri ama hiçbiri içindeki boşluğu doldurup onun finans kariyerini bir kenara atma fikrinden uzaklaştıramadığından, 2008 yılında tüm gemilerini yakarak hem işini hem de ülkesini terk edip, Kanada’da sinema eğitimi almaya karar vermesini ve gerçekleştirmesini engeleyemedi.
2008 yılında yarı burslu olarak geldiği Vancouver Film School’da eğitim görmeye başlayan Büyükçelen, yazarı, yapımcısı ve yönetmeni olacaği ilk orta metrajli filminin senaryosunu oluşturmaya başladı. Sinema okullarının bitirme projelerini ortalama 5-10 dakika ile sınırlı tutması kendisini sıkıntıya soksa da, okul yönetimi, hocaları ve bölüm başkanları Büyükçelen’in ilk orta metrajlı filmi İKİLEM’e büyük destek verdiler. Çekimi onaylanan, konusu Türkiye’de geçen filmin çekimlerini Kanada’da tamamlayabilmek ve çekim yapılacak evi baştan aşağı geleneksel bir Türk evi gibi dekore edebilmek için gereken maddi ve manevi desteği özellikle Turkish Canadian Society ve Suzy Baker Design’dan (ve irili ufaklı pek çok Türk işletmesinden) alan Büyükçelen, yeteneklerinden çokca bahsedilen, dahası Vancouver’da yaşayan iki Türk oyuncu Ali Barkın ve Çağrı Berk ile iletişime geçerek çekimlere başladı.
Çekimleri 2009 Ağustos ayında sona eren ve montajı 2010 yılı başlarında tamamlanacak olan İKİLEM’in fragmanına www.dilemmamovie.com adresinden ulaşılabilir.
Son günlerde iki yeni film için senaryo yazmakta olan Başak Büyükçelen şu günlerde 2009 Aralık ayında çekeceği filminin hazırlıkları ile uğraşıyor.
İKİLEM -DILEMMA
Son derece dindar ve geleneksel bir ortamda büyüyüp kendisi gibi dindar bir hanımla evli olan Gafur, bir gün ise giderken sokakta karisini bir sokak kadını kılığında görür. Daha şaşkınlığını üzerinden atamadan kadının aslında karisi olmadığını, ancak karısına ikizi kadar benzeyen bir hayat kadını olduğunu fark eden Gafur, bunu Tanrısal bir işaret olarak görür ve onu bu günah dolu hayatından çekip çıkarması gerektiğini düşünerek kadının peşine düşer.
Gafur gibi Aşırı dindar ve üstelik baskıcı bir aileden gelen genç sokak kadını, Gafur ile olan karsılaşmasını ve onun ardı arkası kesilmeyen ‘doğru yola getirme’ ziyaretlerini geçmişi ile hesaplaşma sansı olarak gören kadın, ağabeylerine göstermek isteyip de gösteremediği kendince modern ve gerçek yaşamı Gafur’a tanıtıp kabullendirebilme umudu ile onunla bir anlaşma yapar, Bu anlaşma ile farklı dünyalardan gelen bu iki insan. benliklerini sarsacak bir deneyime yelken açarlar.
“İyi bir hayat yaşamamanızın nedeninin sizin dışınızda olduğu düşüncesine tutunduğunuz sürece hayatınızda olumlu bir değişiklik olamaz. Bütün sorumluluğu size haksızlık eden başkalarına – kaba saba bir koca, talepkâr ve destekleyici olmayan bir patron, kötü genler, karşı konulmaz takıntılar – bağladığınız sürece durumunuz içinden çıkılamaz bir hal alacaktır. Hayatınızın önemli yönlerinden siz ama yalnızca siz sorumlusunuz ve yalnızca siz hayatınızı değiştirecek güce sahipsiniz. Dışarıdan çok fazla sınırlamayla karşı karşya olsanız bile bu sınırlamalara göre çeşitli tutumlar uygulama seçeneğiniz ve özgürlüğünüz vardır.”
Frederick Nietzsche
“Ya anasını satıyım hep bana böyle oluyor şöyle oluyor” tarzında gelip dert yanan insanlara kısaca; “şartlara bok atmak yok” diye çıkışırım hep.
Bir de şu var; insan daraldığı anda şartlara bok atınca, attığı boka inanıp iyice depresif bir tavır takınıyor ve işler içinden çıkılamaz bir hale geliyor.
Benim Oscar Wilde’a olan ilgim çoğu kişi gibi Ezel dizisindeki bu sahneyi seyrettikten sonra başladı. Tuncel Kurtiz’in mükemmel seslendirmesiyle insanı o kadar derinden etkiliyor ki. Dizi yayınından bir saat sonra facebook’da paylaşılmaya başlandı şiir. Hala gördükçe keyifle dinliyorum, bambaşka yerlere gidiyorum.
Oysa Herkes Öldürür Sevdiğini
Oysa herkes öldürür sevdiğini
Kulak verin bu dediklerime
Kimi bir bakışıyla yapar bunu
Kimi dalkavukça sözlerle
Korkaklar öpücük ile öldürür
Yürekliler kılıç darbeleriyle
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimi yaşlıyken
Şehvetli ellerle boğar kimi
Kimi altından ellerle
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur
Kimi yeterince sevmez,
Kimi fazla sever
Kimi satar, kimi de satın alır
Kimi gözyaşı döker öldürürken
Kimi kılı kıpırdamadan
Çünkü herkes öldürür sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez…
Oscar Wilde
(Sanırım düzgün tercüme edilmiş hali bu. Malum Türkçe’ye çevrilmiş hali. Her yerde farklı farklı çıkıyor insanın karşısına)
Şiir’in Oscar Wilde’a ait olduğunu öğrendikten sonra biraz araştırma yaptım. Peki Oscar Wilde kimdir?
1854 yılında Dublin/İrlanda’da doğmuş, babası İrlanda’nın önde gelen göz doktorlarından(şovalye ünvanına sahip) annesi ise devrimcilere örnek olan başarılı bir şair ve yazardır.
3′ü gayrimeşru toplam 5 kardeşi vardı. Oxford Magdalen College’de burslu okumuş, homoseksüel(ki; kendisi bu durumunu Yunan kültüründen gelen bir erkek aşkı geleneğine bağlıyor) bir yazar…
10 yaşında iken; kendisinden 3 yaş küçük kız kardeşinin ölümü çocukluğunun en sarsıcı olayı olmuştur ve kızkardeşinin bir tutam saçını hayatı boyunca üzerinde taşıdığı bir zarf ile saklamıştır.
Londra suçlarıyla ilişkisi ortaya çıkan Wilde 2 yıl kürek cezasına mahkum edilmiş.
1900 yılında Paris’te menenjit’ten ölmüştür.
Bu arada hayattaki en benimsediğim özdeyişim Oscar Wilde’a aitmiş… “Tecrübe; hayatta yediğin kazıkların bileşkesidir…”
Neredeyse ağzından çıkan her söz özdeyiş olarak dillerde dolaşmıştır. Yalnız homoseksüel bir kişi; kadınlar ve evlilik hakkında nasıl bu kadar gerçekçi öngörülerde bulunmuş anlayamadım.
Araştırırken karşılaştığım, beğendiğim ve not ettiğim özdeyişleri…
Akıllı bir adam kadınlar hakkında ne düşündüğünü söylemez.
Aramızdaki ilişki çok güçlü, çünkü bizi aynı günah bağlıyor.
Aşk ve aç gözlülük, herşeyi haklı kılar.
Aşkta sadık olanlar aşkın yalnızca uçarı yönlerini bilirler; aşkın trajedilerini bilenlerse vefasızdırlar.
Başkalarının düşüncelerine göre hareket edeceksek kendi düşüncelerimizin ne anlamı kalır.
Bildiğini düşündüğünden daha fazlasını biliyorsun ve şu an bilmek istediğinden daha azını biliyorsun.
Bir erkek bir kadınla ancak onu sevmedigi sürece mutlu olabilir.
Kesin olmayan en fazla zevk veren şeydir.
Bizi kıskananların sayısı, becerilerimiz dogrular.
Dost önden bıçaklar.
Düşmanlarınızı her zaman bağislayın. Hiçbir şey onların bu kadar çok canını yakmaz.
En korkunç sey bir kadının anısıdır.
Erkekler kadınlarin ilk aşkı, kadınlarsa erkeklerin son aşkı olmak isterler.
Erkekler kendilerini yorgun hissettikleri için, kadınlar ise meraktan evlenirler. İkisi de hayal kirikliğina uğrar.
Evlilik, bir bardak taze süt için evde inek beslemeye benzer.
Evlilik, üzerinde bütün kadınların anlaştığı bütün erkeklerin de anlaşamadığı bir konudur.
Günümüzde bütün evli erkekler bekarlar gibi yaşarken, tüm bekarlarda evli erkekler gibi yaşiyor.
Hayatları boyunca sadece bir kez seven insanlar geri zekalıdır. Onlara sorarsanız bunu sadakatleri ve doğrulukları ile izah ederler. Bana kalirsa, tembellikleri ve hayalgücü yoksunluklarındandır.
İkinci bir aşk bulmadan, birinciyi unutamazsınız.
Insanlar daha çok kendilerinin ihtiyaci olan şeyleri başkalarina vermeye bayılırlar. Öğüt gibi…
Kadın anlaşılmak için degil, sevilmek için yaratilmistir.
Kadın kocasini daha az sevmeli, fakat daha çok anlamali, erkek, karisini daha çok sevmeli, fakat anlamaya çalismamalidir.
Kadında geçmis, erkekte gelecek aranır…
Kadınlar aci çekmeye erkeklerden daha fazla alişkindırlar. Onlar duygularıyla hareket ederler. Düşündükleri tek sey duygularıdır.
Kadınlar saldırarak kendilerini savunurlar.
Kisinin dertleriyle basa çıkmasonın en kolay yolu başkalarına yüklenmektir.
Nankör insan, her seyin fiyatını bilen hiçbir seyin değerini bilmeyen kimsedir.
Ne kadar çok kişi benimle ayni fikirdeyse, o kadar çok yanildigimi düşünürüm.
Ömürlerinde tek bir kez sevenlerdir asil sığ olanlar. Onların vefa, sadakat diye adlandırdıkları şeyi ben, ya alişkanlığın verdiği rahatliğa ya da hayal gücünün yokluğuna bağlarim.
Sözleri tutmanin en iyi yolu, hiç söz vermemektir.
Tanrı için kırık bir kalbi onarmak kolaydır. Yalnız insan onu bütün parçalarıyla o’na verirse.
Yaşlılar her şeye inanırlar. Orta yaştakiler her seyden kuşkulanırlar. Gençler de her şeyi bilirler.
Ya duvar kağidi gidiyor, ya da ben. (ölmeden önce hastanede sedyede söylediği son sözü…)
Ekim ayında gene bir klasik haline gelen Superonline sorunsalıyla boğuştum. Zaten ilgili birkaç yazı yazdım.
İş yoğunluğu sebebiyle bu ay çok gezemesem de gene pek de yerimde durmadım. Bu arada kasım ayında da gene bir seyahat sözkonusu
Ayın diyalogları arasına giren 2 diyalog;
İstanbul’a beni ziyarete gelen annem;
- Annem: Oğlum niye dağınık değil bu ev?
- Ben: nasıl yani?
- Annem: Kim topladı?
- Ben: !!!!!!
Ramo’lardan Emre kardeşim;
- Emre: Oğlum nası iş lan kafadan kayıyo gene bırakmıyo bu??
- Ben: e japon arabası
- Emre: lan sen değil miydin japonlar araba yapmayı beceremiyolar şöyleler böyleler diyen?
- Ben: ben onu honda’ya diyorum. toyota ile ilgili bir laf çıktımı hiç ağzımdan
- Emre: kıvır hemen zaten
Ben mi? Hala ev-ofis’imde hem çalışıyor, hem eğleniyorum. Ve hala günde en az 4 saat telefonda konuşuyorum
ulan istanbul; kadrimi, kıymetimi bilemedin. alıp başımı gidiyorum...01:58:48 AM Ocak 21, 2010from web
tıpkı eski günlerdeki gibi. annem ve ben ayvalık yolunda son ses gogol bordello dinliyoruz :)10:04:40 AM Ocak 10, 2010from web
volvonun elektronik sorunları bilinçaltıma yerleşmiş heralde. volvoya komple toyota motoru swaplamış huzurla kullanıyodum rüyamda :)10:54:37 AM Ocak 06, 2010from web